Kapitalist Tiranlığın Çıkmazı: Bilgi Çağı
İnsanoğlu ilkel çağlarda doğanın verdikleri ile yetiniyordu. Tarım çağında toprak bir üretim unsuru olarak değerlendirilmeye, insanlar ise toprağı ekip biçerek daha çok üretim yapmaya başladı. Tarımsal üretimin ana girdisi olan toprağın, makineler, sermaye malları ile ikame edildiği sanayi çağında, insanoğlunun kol gücü makinelere aktarıldı. Tarım toplumunun egemeni aristokratların yerini sermaye sınıfı aldı. Sanayi toplumunda zenginlik ve refah, sermaye mallarının ve buna bağlı üretimin sınırsız artışı anlamına gelmekteydi. 21. Yüzyılda kol gücünün yanı sıra düşünce gücünü de makinelere aktaran insanoğlu, ana girdinin bilgi olduğu yeni bir boyuta atladı. Sayısal devrim, önceki çağ dönüşümlerinde olduğu gibi yeni üretim değerleri ve egemenler yaratmaya başladı. Yaşadığımız şu an “Bilgi Çağı” adını verdiğimiz büyük dönüşümün tam göbeğindeyiz. Dünyayı diğer geri kalmış benzerleri gibi Batı’nın gözlüğünden okumak durumunda kalan Türkiye’nin ise, saatinin kaçı gösterdiği sorusuna yanıt verebilmesi pek mümkün değil.
Sanayi toplumunun teknolojileri; mekanik düşünce paradigmasının, yaşamın her alanına uygulanmasından kaynaklanıyordu. Mekanik düşünce ve mekanik ilişkiler toplumsal yaşama yansıyor ve insan ilişkilerinde de “mekanik akıl” tekdüze, hiyerarşik yapılar oluşturuyordu. Tarım toplumunun geleneksel yapılarının yerini, sanayi toplumunun mekanik yapıları almıştı. Toprak ve sermaye yerine bilginin temel üretim aracı olduğu yeni toplum düzeninde ise, gelişim ve ilerlemeyi sağlayacak temel eksen akıl ve bilim üzerine oturmaktadır. Bilginin temel nitelikleri olan akışkanlık, paylaşılabilirlik, bölünerek çoğalma özellikleri onu önceki çağların üretim değerlerinden farklılaştırmaktadır. Bilgi eşitliğe, paylaşıma hizmet eder. Bilgi, sanayi toplumlarında oluşan iş-otorite-statü bağlarını kopararak, toplumsal yapılanmadaki kalıtsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak, toplumun tüm katmanları arasındaki dikey hareketliliği kolaylaştıracaktır.
Oysa ki çağımızın egemenleri, Globalleşme-Küreselleşme adı altında topyekün bir anlayışı, ideolojiyi dünyanın tüm halklarına dayatmaktadır. Çağımızın egemenleri evrendeki tüm çağcıl kavram ve anlayışları, tek bir metodoloji ve teori çerçevesinde algılatmak, insanlığı fikren ve fiilen bu tekelci anlayışın hegemonyası ile şekillendirmek arzusundadır. Kant ve Hegel felsefesi ile donanmış bu zenginlik ideolojisi en makul ve geçerli kabul görme aracı olarak “zor”un ihtivasını meşrulaştırmakla aynı zamanda Hıristiyan özüne de uygunluk sağlamaktadır.” Reel politik haline getirilen kontrollü şiddet ve uygulamaları ve manüpülasyonlar ile egemenler (çok uluslu şirketler oligarşisi de denilebilir), sosyo-ekonomik yapıyı küresel boyutta emeğin aleyhine sürekli eşitsizlik üreten bir sistematiğe taşımaya kafa yormaktadır. Bu nedenle küreselleşme ideolojisi insanlığın düşünce evriminin ve teknolojinin vardığı nokta ile çelişmekte ve uzaklaşmaktadır. Hegel felsefesini aştığını varsayan Marksizm ise kapital hegemonyanın çıkmazını başka mecralara sürüklemiş, eylemli bir felsefi anlayış ile insanı, tarihsel akışı ve sosyal olayları materyalist enstrümanlar ile belirleyebileceği yanılgısına kapılmış, bizzat tarüı, insan ve sosyal olaylar tarafından teoride ve pratikte yanlışlanmıştır. Marksizmin yanlışlanmasından daha vahim olanı, Marksizmi kapitalizmin zıddı olarak değerlendiren insanlığın, globalizm fikriyatının bu sayede doğrulandığı şeklinde bir yanılsamaya kapılması, bu nedenle ileri Batı düşüncesinin kendi rasyonalitelerinden uzaklaşarak dünya çapında kurulması tasarlanan kapitalist tiranlık girişiminin tartışılmasını dahi gereksiz sayarak dogmalaştınlmasıdır.
Oysa yeni çağın egemeni de, tamamı kendi ürünü olan ve fakat aynı zamanda kendi sonunu hazırlayacak olan bir dizi düşünsel ve siyasi/sosyal/bilimsel/teknolojik çıkmaz ile kuşatılmış durumdadır. Şimdi kapitalist çağın temellerini sarsacak bu çıkmazlara güncellik sırası ile bir göz atalım
Asimetrik Küresel Terör : New York’ta bulunan iki gökdelenin yıkılması ile gündeme damgasını vuran küresel terör özellikle 11 Eylül sonrası ABD Merkezli hegemonyayı vatandaşlarını kitlesel psikolojik travmaya sokacak kadar derinden sarstı. CIA’nın Amerikan Georgetown Üniversitesi’ne hazırlattığı “Küresel Trendler 2015″başlıklı raporda da belirtildiği gibi,”1 ABD gibi gelişmiş teknolojiye sahip ülkelerin, düşmanının kim olduğunu dahi bilmeden kendilerini bir savaşın içerisinde bulabilmeleri olası. Görünmeyen düşman bu seferlik Bin Ladin’in şahsında somutlaştırıldı, diyelim ki Bin Ladin yakalandı, ABD’ye saldırıların sürmesi durumunda ne olacak? 11 Eylül sonrası yaşadığı güvenlik şokunun ardından ABD bilinmeyen düşmana saldırmak yerine, küresel eşitsizliğin yoğunlaştığı gerilim noktalarında, birikmiş gerilimleri azaltacak eşitlikçi-demokratik stratejilere yönelmiş olsaydı, asimetrik küresel terör maddesi sanayi çağının egemeninin çıkmazları arasında sayılmayacaktı. Asimetrik terör unsurları, hegemonun kurduğu entegre sistemin öğelerinin hareketini engelleme ya da dengelerini bozma kapasitesine sahiptir. Asimetrik küresel terör unsurundan ölesiye korkulmasının sebebi, dehşet yaratmayı amaçlayan bir şiddet türü olan terörün sonucu olarak vatandaşların yaşamlarını kaybedecek olması değil; entegre sistemin aksaması ya da durmasıdır. Hegemonun savunma alanında çıkmazının belirleyici niteliği kapitalist sisteme muhalif olan, ya da bir şekilde sistem tarafından kapsanamayan denetim dışı her olgunun kaçınılmaz olarak potansiyel bir tehdit unsuru olarak algılanmasına yol açacak paranoyak bir güvenlik anlayışı olmasıdır. Küresel eşitsizlik üretiminin yol açtığı düşük-yüksek yoğunluklu gerilimlerin üreteceği asimetrik küresel tehdide karşı kuşanılabilecek bir zırh henüz keşfedilmemiştir. Dünya sistemi üzerindeki egemenliğini askeri üstünlüğe dayandırmaya şartlanan sermaye tiranlığı için 3. bin yılın ilk en ilginç sürprizi oldu 11 Eylül. Düşmanın top-tank-tüfek yerine dünyanın herhangi bir ülkesinde küçük bir laboratuarda geliştirilmiş bir kimyasal silah, ya da kontrolü kaybedilmiş bir yolcu uçağı ile tehdit oluşturduğu norm dışı-asimetrik küresel terör çatışmalarında beklenmedik ve kaotik bir şekilde hareket eden düşmana karşı konvansiyonel teknolojik askeri üstünlüğe dayalı savaşma şeklinin pek bir anlamı kalmıyor. Klasik anlamda tarif edilen terör ve savaş tanımlarının aşıldığı çağımızda güçsüzün güçlüyü tehdit edebilme gücünü sergileyebileceği bir alan olarak küresel asimetrik terörün ortadan kalkması gereken öncelikli olarak eşitsizliğin yoğunlaştığı kutuplaşmaların ve gerilimlerin azaltılmasıdır. Bu da küresel oligarşinin doğasına ters bir davranış olacaktır.
Fosil Yakıt Kaynakları Sorunu : Dünya’daki fosil yakıt kaynakları sınırlıdır. Fosil yakıt kaynaklan ile ilgili temel sorun, kaynakların kıtlığı ile birlikte fosil yakıtlardan kaynaklanan karbon emisyonlarının ciddi boyutlarda küresel iklim değişikliklerine neden olmaya başlamasıdır. Nükleer enerji gibi alternatif çözümlerin ulaşım araçları boyutunda kullanılmasının tehlikeleri’v dikkate alındığında, günümüzde fosil yakıtların yaygın kullanımının ve öncelikli olarak tercih edilmesinin nedeni daha kolay anlaşılacaktır. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan karbondioksit gazının atmosfer içindeki konsantrasyonu endüstri devriminden bu yana %30 artmıştır. Fosil yakıt kaynaklarının hızla tükenmesi ve küresel iklim etkilerine karşı üretilecek mantıki çözüm buna seçenek olabilecek alternatif enerji kaynaklarının üretilmesi olmalıdır. Güneş, rüzgar, dalga gibi alternatif enerji kaynaklarının devasa küresel enerji gereksinimini tamamen karşılama ihtimali bulunmuyor. Karma (Hibrid) gücü ve yakıt pilleri bu soruna daha gerçekçi çözüm üreten seçenekler. Daimler-Chrysler gibi otomobil devlerinin ve Amerikan askeri savunma kurumlarının karma gücü ile çalışan araçlar ve yakıt pilleri üzerinde çalıştığı biliniyor. Fosil yakıt kaynakları ile ilgili temel açmaz, yeni enerji kaynakları tüketiminin yaygın bir biçimde kullanıma girmesi sonucu, klasik fosil enerji kaynaklarının önemini ve değerini yitirecek olmaları. Fosil yakıtlara olan ihtiyacın azalması, fiyatların düşmesi anlamına geliyor. Dünya enerji sektörü yeniden yapılanacak ve dünya enerji stratejisinde köklü değişim rüzgarları esecek. Fosil yakıt kaynaklarının paylaşımı üzerine kurulmuş egemenlik stratejileri değişecek, Ortadoğu gibi enerji kaynakları açısından stratejik öneme sahip coğrafyalar değersizleşecek, kısacası egemenin enerji kaynakları hakimiyeti üzerine kurduğu sistemi anlamsız kılacak. Dünya üzerindeki hakimiyet mücadelesinde asıl kavga konusu ve en önemli enerji maddesi olan petrole sahip olmayan yani bu paylaşımdan payını alamayan, hem ileri teknoloji ve sermaye sahibi, hem de emperyal hevesleri olan Fransa-Almanya ile dünya enerji kaynaklarını yöneten ABD-İngiltere ekürileri arasındaki farkı kapatacaktır. Kullanışlı alternatif yakıt kaynaklarının devreye girmesi ile klasik fosil yakıt kaynaklarının değersizleşmesi petrol tekellerinin ve kapitalist egemenlerin korkulu rüyasıdır. Almanya-Fransa ittifakının yanı sıra, ABD’nin Ortadoğu ve Orta Asya’daki enerji egemenliğinin kırılması için uzlaşan Rusya-Çin-Hindistan gibi “stratejik üçgen” ülkeleri mevcut sistemin dışında bir jeopolitik istikrar dengesi yaratabilmek için can atıyorlar/ Alternatif enerji kaynakları arasında listenin başında bulunan bor madeni kaynaklı yakıtları dikkate aldığımızda, dünya rezervlerinin %70′inin Türkiye sınırları içerisinde bulunması, maddi değerinin de bugün için 2-3 trilyon dolar şeklinde tanımlanması petrol ekonomisinin sarsılmasından kârlı çıkacak ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini gösteriyor.
İnsan Genom Projesi : Bilim tarihinde yeni bir dönüm noktası olan bu gelişme insan genlerinin biyokimyasal şifresinin çözülmesiyle elde edildi. 1990 yılında 18 ülkenin bilim adamlarının katılımı ile başlayan “İnsan Genom Projesi” insanın gen haritasını çıkartmayı, genetik şifrenin çözülmesini amaçlıyordu. Gen terapisi sayesinde hastalıkların tedavisi kolaylaşacak, hatalı genler yerlerine enjekte edilecek sağlıklı genler ile değiştirilecek. Buraya kadar her şey normal, fakat fare ve meyve sinekleri ile insanın genetik işleyişi arasında büyük benzerlikler bulunduğu gibi beklenmeyen sonuçlar, yaradılışa inanmış bilim adamlarını ve dindar kesimleri son derece rahatsız ediyor. Özellikle insan ve şempanzenin genetik kodlarının %98 gibi yüksek bir oranda benzerlik göstermesi yaratılışçıları huzursuz ediyor. Genom projesinin başlatıcılarından biri olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, “Genom projesi Danvin’in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi” yanıtını verir.” Gerçekten de “İnsan Genom Projesi” evrimsel değişim mekanizmalarının işleyişini önemli ölçüde aydınlatan bir bilimsel gelişme. Amerikan Başkanı Clinton her ne kadar bu gelişmeyi “tanrının dilini öğrendik” şeklinde yorumlamayı tercih etse de, gerçekte proje mevcut tanrı tasarımlarını ve yaygın tektanrılı dinsel inanışları yanlışlayacak bilimsel bilgiler içermektedir. Bu gerçeğin farkına varan ABD’li muhafazakarlar farklı çekinceler ile etik değerler açısından projeye karşı çıksalar da, benzer genom projeleri dünyanın birçok farklı noktasında yürütülmektedir. Biyoloji bilimindeki bu ve benzeri gelişmelerin hızına koşut olarak, insanlığın düşünce dünyasında, değer yargılarında, din, gelenek gibi üst yapı kurumlarına bakış açısında ve üretim ilişkilerinde köklü değişmeler olacaktır. Sigmund Freud tektanrılı dinlerin ortaya çıkışının, çağın egemenlerinin siyasi yapılanmalarını imparatorluk aşamasına yükseltmelerinin evrensellik (universalizm) ve tektanrılık (monotheism) kimlikleri ile dine yansıması sonucu olduğunu belirtiyor.1″‘ İnsan Genom Projesi sonucunda farklı kültürlere ait emperyalizmin tarihsel ürünü olan tektanrılı dinlerin temel dogmalarının yanlışlanmasmm yaratacağı ciddi sosyal çelişkiler nedeni ile emperyalizm yeni bir krizin eşiğine sürüklenecektir. Çağdışı dogmaları doğru olarak algılayan toplumlar, yaşayacakları zihniyet erozyonu ile kendilerini ve parçası oldukları sistemi farklı boyutlarından sorgulamaya başlayacaklardır. Kutsal değerlerin ortadan kalkması özellikle geri kalmış toplumların, kaderci anlayışa sevk edilerek kolaylıkla yönetilmeleri olanağını ortadan kaldıracaktır.
Bilgiye Dayalı Üretim Düzeni ve Açık Kodlu Bilişim Ürünleri : Üretim sermayesi olarak bilginin ön plana çıkması, üretim süreçlerinde bilişim araçlarının artan kullanımı sonucu bilişim sektöründe üretim yapan kimi firmalar ücretli insan emeği üzerinden yükselttikleri çağdaş sömürgen krallıklarını BSA gibi uluslararası yazılım polis örgütü eliyle korumaya çalışmaktadır. Doğası gereği çoğaltılabilir olan yazılım ürünlerini üçüncü dünya emeğini düşük istihdam ile üreten ve fakat yüksek kâr marjları ile pazarlamayı amaçlayan Microsoft, Adobe, Oracle gibi yazılım tekelleri için, açık kodlu bilişim ürünleri lisanssız yazılım kopyalamak kadar korkunç bir kabus. Açık kodlu bilişim ürünleri yani serbest yazılımlar, genellikle kişi başına düşen milli geliri bir microsoft işletim sisteminin lisans bedelinden daha düşük ülkelerde geliştirilmeye başlandı. Açık kodlu bilişim ürünleri ile ilgili rahatsızlıkların temelinde lisanslı ürünler için geçerli olan kapitalist düzenin rekabet yasasının yerini serbest yazılımlarda uluslararası dayanışmaya, bir nevi neo-korporatizime bırakmış olması yatmaktadır. Birbirlerini tanımayan, birbirlerinin dillerini bile bilmeyen insanların farklı formlarda bir araya gelmeleri, bireysel çıkarları için değil, ortak üretimin kazammları için emeklerini ve birikimlerini birleştirmeleri, bu sayede emperyalist tekellere mahkum olmadan kendi yazılım teknolojilerini ve standartlarını geliştirmeleri yeni çağın egemeninin teknolojik hakimiyetini baltalayan bir olgu olarak belirmektedir. 21. Yüzyılı, yani sermayenin evrenselleştiği, toplumun bireyselleştiği yeni çağı kollektivizmin çöküşünü müjdeleyerek kutsayanlar”" için gerçeğin pek de öyle abartıldığı gibi olmadığını vurgulayan serbest yazılım kültürü, gelişen iletişim teknolojileri ile birlikte çok uluslu tekeller karşısında yalnızlaştırılan/çaresizleşen bireylerin dayanışmacı toplum niteliklerine daha sıkı sarılmalarını sağlıyor.
Yolsuzluk ve Kleptokrasi : Yolsuzluk, hırsızlık ve yağma kadrolarının iktidarlarını pekiştirmek sureti ile ulusal iradeyi bağımlı kılan emperyalizm, kendi türettiği kleptokrasi kültürü ve kadroları ile baş etmekte zorlanmaktadır. Özellikle Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmemiş 3. dünya ülkelerinde kleptokrasi egemenliği, çağdaş emperyalizmin ulus devletleri sömürme ve bağımlı kılma aracı olan mali yardımları ve kredilerin önemli bölümünü asli amacı olan bağımlı kılmak süreçlerine bile hizmet edemeden tüketmektedirler. Köreltilen toplumsal bilinç yerine pekiştirilen bireysel çıkar azmanı sivil-bürokrat kadroların tüketim arzuları ve yolsuzluğa dayalı iştahları artık kontrol edilemez bir safhaya ulaşınca, son zamanlarda ülkemizde de şahit olduğumuz yolsuzluk ile mücadele operasyonları bizzat kleptokrasi düzeninin taşlarını döşeyenlerce gündeme getirildi. Oltadaki balığın yaşadığı gölü bataklığa çeviren kleptokrasi azmanları yerine ikame edilebilecek namuslu kadroların, ulusal çıkarları aleyhine geliştirilen küreselleşmeci politikaları ret etmeleri bilgi çağmda emperyalizmi çözümü bulunmayan yeni bir çelişkiye sürüklüyor.
Gündelik Yaşamın Totalitarizmi : Yeni çağın toplumlarının çözümsüz bir çelişkisi de çağdaş yaşamı örgütleyen karmaşık girift kurum ve kuralların sözde özgürleşen bireyler üzerinde oluşturduğu totaliter baskılar. Üretim süreçlerinde üreticinin değil tüketicinin tercihlerinin belirleyici olması ilkesinin yerleşmesine paralel olarak, tüketicinin oluşmamış beklentilerini önceden yoğurup maııipüle etmeyi amaçlayan, ortak adına reklam denilen uyaranlar bombardımanı altmda ezilen bireyler, yaşamlarının her alanında beklenmedik bir yerden fırlayan tüketim çığırtkanlarının etkisinde yaşadıkları ikilemler neticesinde sürekli psikolojik gerginlikler ile yıpranmaktadırlar. Totaliter rejimler altında makineleştirilerek üretimin çarklarına dönüşeceği yolunda propagandalar ile demokrasi ve hürriyet (!) yoluna kazandırılan toplumlar, trajikomik bir şekilde tüketim makinelerine dönüştürülmektedirler. Bireyi “kendisini bağlayan bütün bağlardan kopararak özgür karar veren bir konuma getirmek” vaadiyle toplumdan ayrıştırıp atomize eden kapitalizm, bireye ancak bir kuşun kafesinde yaşayabileceği kadar özgürlük sunabiliyor. Acıktığı için değil, iş yerinde öğle molası verildiği için yiyen; uykusu geldiği için değil ertesi sabah erken kalkmak zorunda olduğu için uyuyan; kendi etrafına örülen modern toplum kafesleri içerisinde en temel biyolojik gereksinimlerini bile karşılamaktan uzaklaşan, uzaklaştıkça anlamsızlaşan ve mutluluğu daha fazla tüketimde arayan yarışan insanlar bu sefer de gündelik yaşama ait maddi manevi kavramların oluşturduğu totalitarizmin altında ezilmektedir. Toplumsal dayanışma gelenekleri daha zayıf olan toplumların ezilen bireylerinde psikolojik sorunlar daha belirgin olurken, Türkiye gibi aile-akraba-komşu-arkadaş rabıtaları kuvvetli olan yapılar süreçten göreceli olarak daha az etkilenmektedir.
Bu çizilen çerçevede geleceğimizi nasıl yapılandıracağımızı, hangi araçları ne amaçla kullanacağımızı bilmemiz gerekir. Bunun için bağımsız fikir üretme ve ekonomik model denemede dünyada ilkleri başaran bir ülkenin insanları olarak, çevremizden bağımsız fikir üretmek, dünyaya kapitalizm ve sosyalizmin yarattığı türbülansların dışında yeni bir yol bulunabileceğini gösterebilmek gerekir. Aydınlanma 1923 Devriminin doğru metodunu yanlış anlayan ve uygulayan taklitçilerden kurtarabilmenin bir yolu da dünyayı anlamaktır.
Bu nedenle Aydınlanma Devrimi’nin 6000 yıllık kökenini, Ataerkil Veraset Öncesi Bilgi Toplumlarını anlamak ve İnsanlık Evriminde Dönüm Noktası sayacağımız Sayısal Devrim ve Eleştirel Akıl Çağında, Paradigma Kayması ve Kemalist Devrimin Yöntemi ile ülkemizi yeniden yapılandırıp, 2023 yılındaki Türkiye’nin yolunu öteye ve yukarı bir siyasetle nasıl yaratabileceğimizi göstermek gerekir.